Bir Toplumu Çürüten Şey Zulüm Değildir, Zulme Karşı Sessizliktir
Tarih bize gösteriyor ki toplumları yıkan şey yalnızca savaşlar değildir. Nice devletler düşman ordularına rağmen ayakta kalmış, nice medeniyetler büyük felaketlerden sonra yeniden ayağa kalkmıştır. Fakat hiçbir toplum adalet duygusunu kaybettikten sonra uzun süre ayakta kalamamıştır.
Tarih bize gösteriyor ki toplumları yıkan şey yalnızca savaşlar değildir. Nice devletler düşman ordularına rağmen ayakta kalmış, nice medeniyetler büyük felaketlerden sonra yeniden ayağa kalkmıştır. Fakat hiçbir toplum adalet duygusunu kaybettikten sonra uzun süre ayakta kalamamıştır.
Çünkü bir toplumun gerçek sermayesi ne yer altındaki madenleridir ne de sahip olduğu askeri güçtür. Asıl sermaye, insanların birbirine duyduğu güvendir. O güvenin temeli ise adalettir.
İnsanlar adaletin güçlü olduğu yerde huzur bulur, adaletin zayıfladığı yerde ise korku büyür. Korkunun büyüdüğü yerde insanlar birbirinden şüphe etmeye başlar. Şüphenin hakim olduğu yerde kardeşlik çözülür, dayanışma kaybolur ve sonunda herkes yalnızlaşır.
Bugün dünyanın dört bir yanında yaşanan krizlerin merkezinde aslında aynı problem vardır: İnsanlık giderek haksızlığa karşı duyarlılığını kaybediyor.
Bir haksızlık yaşandığında artık önce mağdurun kim olduğuna bakılıyor. Hangi kimliğe sahip olduğu, hangi görüşten olduğu, hangi topluluğa mensup bulunduğu sorgulanıyor. Eğer bize yakınsa ses çıkarılıyor, uzaksa görmezden geliniyor. Eğer bizim gibi düşünüyorsa sahipleniliyor, değilse sessiz kalınıyor.
Oysa adaletin en temel şartı tarafsızlıktır.
Adalet, sevdiğine gösterdiğin merhameti sevmediğine de gösterebilmektir. Adalet, yakınını koruduğun kadar yabancının hakkını da savunabilmektir. Adalet, kendi çıkarın zarar görecek olsa bile doğru olanın yanında durabilmektir.
İşte insanlık tarihinin en kıymetli ahlaki miraslarından biri burada karşımıza çıkar.
İslam gelmeden önce Mekke’de bir grup insan bir araya gelerek önemli bir ilkeye imza attı. Güçlünün değil haklının yanında durmaya söz verdiler. Kim olursa olsun, hangi kabileden gelirse gelsin, hangi inanca sahip olursa olsun, haksızlığa uğrayanın yalnız bırakılmaması gerektiğini savundular.
Aslında bu, yalnızca bir anlaşma değildi.
Bu, insan vicdanının hukuk karşısında değil, zulüm karşısında aldığı tavırdı.
Çünkü zulüm sadece bir insanın hakkının alınması değildir. Zulüm aynı zamanda toplumun ahlaki omurgasının kırılmasıdır. Bir yerde zulüm normalleşmeye başladığında önce mazlum zarar görür; fakat zamanla zalim de, seyirci de, toplum da kaybeder.
Bu yüzden tarihte büyük felaketler çoğu zaman zalimlerden değil, sessiz kalanlardan güç almıştır.
Zalimler her çağda vardı.
Fakat onları büyüten, sıradan insanların suskunluğu oldu.
Haksızlığı görüp görmezden gelenler, adaletsizliği bilip konuşmayanlar, menfaat uğruna vicdanlarını susturanlar, çoğu zaman zulmün doğrudan parçası olmasalar bile onun yayılmasına zemin hazırladılar.
Bugün insanlığın karşı karşıya olduğu en büyük tehlikelerden biri budur.
Vicdanın yerini çıkarın alması…
İlkenin yerini tarafgirliğin alması…
Hakikatin yerini aidiyetlerin alması…
Böyle dönemlerde insanlar doğruyu savunmaz; kendi tarafını savunur. Haklıyı desteklemez; kendisine yakın olanı destekler. Böylece adalet bir değer olmaktan çıkar, bir araç haline gelir.
Oysa adalet seçici olamaz.
Bir kişi için istenen hak, herkes için istenmiyorsa onun adı adalet değildir.
Bir zulme karşı çıkarken başka bir zulmü görmezden geliyorsak bunun adı vicdan değildir.
Bir haksızlık yalnızca bize dokunduğunda ses çıkarıyorsak bunun adı ahlak değildir.
Gerçek ahlak, haksızlığın kimden geldiğine değil ne olduğuna bakabilmektir.
Gerçek vicdan, mağdurun adını, kimliğini, inancını ve görüşünü sormadan onun hakkını savunabilmektir.
Çünkü insanlık tarihi bize bir gerçeği tekrar tekrar göstermiştir:
Toplumlar zalimlerin gücüyle değil, adaleti savunanların zayıflamasıyla çöker.
Bir milletin geleceğini belirleyen şey yalnızca ekonomik kalkınma, teknolojik ilerleme veya siyasi başarı değildir. Bunların hepsinden önce gelen şey, insanların haksızlık karşısında gösterdiği ortak ahlaki duruştur.
Eğer bir toplumda insanlar zulüm karşısında ayağa kalkabiliyorsa umut vardır.
Eğer insanlar sadece kendi hakları için değil başkasının hakkı için de mücadele edebiliyorsa gelecek vardır.
Eğer vicdan hâlâ çıkar hesaplarının önüne geçebiliyorsa o toplum yeniden ayağa kalkabilir.
Çünkü adalet, bir medeniyetin süsü değil temelidir.
Ve hiçbir bina temeli çöktükten sonra ayakta kalamaz.